IRKÇILIĞIN KÖKLERİ ÜZERİNE… (1)

14

IRKÇILIĞIN KÖKLERİ ÜZERİNE… (1)

Cumhur AKSEL

                   Faşizm gibi “ırkçılık” da Almanya’ya, hatta Almanlara özgü bir fenomen, bir politik yöntem ya da uygulama sanılır. Tamamen yanlıştır; çünkü bu görüntü, Almanya üzerinde sürekli baskı kurmak isteyen ve kuran ABD-İngiliz hegemonyacı sistemi tarafından yaratılmıştır. Konunun Almanya’nın üstüne kalması, 1. Dünya (Paylaşım) Savaşı sonrasında yapılan Versay Anlaşması’nın[1] Almanya’ya dayattığı vahşî yaptırımlara reaksiyon olarak NAZİ Partisinin iktidara gelmesi ve sonucunda 2. Paylaşım Savaşı’na yol açmış olması nedeniyledir… Hiç şüphesiz ki bu husus bir çok araştırmacı tarafından sorgulanarak kitaplara döküldü. Ama burada, günümüze kadar ülkemiz yazılı medyasında sadece cesaret edilmemiş değil, akla da gelmediği için araştırılmamış olan bu konuyu yerli yerine oturtmayı deneyeceğim. Bunun için de bir çeşit “sondan başlamak” şeklinde bir yol izleyerek 1930’ların ünlü atleti JESSE OWENS örneği üzerinden konuyu geliştireceğim:

— ● —

                   JAMES CLEVELAND OWENS’ın, kazandığı şöhretin yanısıra açlık ve ırkçılık sıkıntılarıyla geçen hayatı, 12 Eylül 1913’te, ABD’deki—bizim “eyalet” dediğimiz—Alabama “Devleti”nin[2] Lavrens Kontluğu’na bağlı Okvil yerleşkesinde doğarak başlamış.[3] Kendisi maalesef bir Karaderilidir; yani Zenci… Kısaca “JS” (İng. Cey-Es) diye hitabedildiği ve ismini öğretmenine vurgulu bir aksanla böyle söylediği için daha sonra adı JESSE olarak kayda geçmiştir. Cesi Ovıns, 60’lı yıllara kadar kırılamayacak olan bazı rekorların 20. yüzyıldaki ilk sahibidir; dolayısıyla da bütün zamanların en olağanüstü sporcuları arasında ilk 10 arasında sayılır.
                   1921’de ailesi, güney illerindeki ırkçı baskıdan kurtulmak için kuzeydeki Ohayo Devleti’nin Klîvland şehrine taşındı. Ortaokul-Lise dönemlerinde okuldan arta kalan zamanlarda orada-burada çalışarak para kazanırken hız yeteneğinin farkına vardığı söyleniyor. Feirmont Ortaokulu’ndaki beden eğitimi (jimnastik) öğretmeninin ona ayrıcalık gösterdiği ve istediği zamanlarda atletizm çalışması yapmasına izin verdiği de… Dolayısıyla, “Doğu Teknik” adlı Liseye geçtiğinde, adı duyulmaya başlanacak, ABD’deki yarışlardan biri olan 100 yardayı (91.44 metre) 9.4 saniye ile koşarak dünya rekorunu egale edecek (eşitlenecek) ve Şikago’da 1933’te yapılan Liselerarası yarışmalarda uzun atlamada 7.56’lık bir atlayışla şampiyon olacaktır. Hiç şüphesiz ki onun önünü açan beden eğitimi öğretmeni Çarls Rayli’yi hiç unutmayacaktır…
                   Babasının sağlam bir iş bulması üzerine Ohayo Üniversitesi’ne girebilen Cesi’nin koçlardan yana olan şansı burada da sürecek ve hayatı boyunca çalıştırdığı gençler sayesinde ülkesi için 14 dünya, 52 Amerika şampiyonluğu ve 8 Olimpiyat altın madalyası kazandırmak gibi bir şöhrete ulaşacak olan Leri Snayder gibi bir hocaya kavuşacaktır.[4] Bu sayede Cesi, Mişigın’da yapılan 1935 Şampiyonası’nda 45 dakika içinde 3 dünya rekoru kıracak, birini de egale edecektir: 100 ve 200 yardada, 200 yarda alçak engellide ve uzun atlamada. O sırada 21 yaşındadır ve hiç kimse önüne geçememiştir; zaten geçemeyecektir de…
1936 yılında Berlin’de yapılacak Yaz Olimpiyat Oyunları için tereddütsüz olarak millî takıma alındı. Ama aynı anda “Renkli Halkın Gelişimi için Ulusal Birlik” adlı çok etkili bir dernek Cesi’den, Nazilere karşı Olimpiyatları boykot etmesini istedi. ABD Olimpiyat Komitesi Başkanı da bunun “Amerika karşıtı” bir eylem olacağını söyleyerek şiddetle karşı koyacak ve tüm takımlar toparlanıp güç halle Berlin’e gidilecektir. Hemen hatırlatalım ki ABD atletizm takımında 4×100 koşan Marti Glikmen ve Sem Stollır adlı iki Yahudi, 18 de Karaderili vardır.[5] Zaten—görüleceği gibi—bütün sorunlar da bu yüzden çıkacaktır…
Almanya’nın o tarihte “demokratik seçimle” iktidarda olan NAZİ Partisi yönetimi, önce sokaklardaki bütün Çingeneleri (Romanları) toplayıp bir yere kapatmakla işe başladı. Sonra Berlin’in görünür yerlerindeki bütün Yahudi aleyhtarı ifadeleri sildirdi, devâsa boyutlardaki Nazi bayraklarını küçülttü, her yere kocaman Olimpiyat bayrakları astırdı. Hatta babası Yahudi olan eskrimci Helene Mayer’i yaşadığı ABD’den apar-topar getirtip takıma bile aldı. (Nitekim bu kızcağız oyunlarda gümüş madalya kazanacak, törende de Nazi selâmı verecektir).[6]

NAZİ Almanya’sının hazırladığı 1936 Olimpiyatları Logosu…

                   Hitler’in meşhur üniformasıyla her gün belirsiz saatlerde gelip gittiği ve o tarihlerde dünyanın en büyüğü olan 100 bin kişilik Berlin Olimpiyat Stadı’nda, dünya çapında propaganda kurmak üzere büyük bir faaliyet görülüyordu. Hitler, henüz 34 yaşında olan ünlü kadın yönetmen Leni Rîfenştâl’e tüm Olimpiyat oyunlarını filme almasını söylemişti.[7] [Nitekim 1938’de vizyona çıkarılan ve görkemli sahnelerle dolu olan bu kapsamlı propaganda filmi, çok değerli bir çalışma olarak tarihe geçecektir. (İnternette bazı parçalarını izleyebilirsiniz).] Film, burada sözünü ettiğimiz Cesi’nin tüm yarışlarını, onbinlerce seyirci tarafından alkışlanmasını, ön sırada oturan Alman vatandaşlarının ondan imza almak için verdiği mücadele dâhil olmak üzere göstermektedir.

Cesi, 200 metre koşusuna başlamış başlamışbaşlamış…

                   Yarışlardan hemen önce ziyaretine gelen Nazi Partisi üyesi bir ayakkabıcı olan Adolf Adi Dasler, Cesi’ye, yeni ürettiği yarış ayakkabısını önerecek ve Cesi, girdiği tüm yarışmaları bu ayakkabılarla kazanacaktır. Bu ayakkabıcı, daha sonraki ünlü ADİDAS ayakkabı firmasının kurucusudur. (Dahası, Adolf’un ağabeyi Rudolf ise diğer bir ünlü markanın kurucusu olacaktır: PUMA).
                   Cesi Ovıns, Olimpiyat Oyunlarında 100 metreyi 10.3’le, 200 metreyi 20.7’yle geçti. Tek adımda ise 8.6 metre atlayarak hem Olimpiyat ve dünya rekorlarını kırdı, hem de—daha önemlisi—rakiplerinin kalplerini kazandı. Uzun atlamada neredeyse seçmeleri geçemeyecek kadar hata yapan Cesi’ye Alman Rakibi Luts Long, son adımını zıplama çizgisinin on santim gerisine göre ayarlamasını önermiş ve Cesi bunu uygulayarak rakibini geçmişti. Leni’nin filmi, atlayışından sonra koşarak gelen Luts’un Cesi’yi kutladığını açıkça gösteriyor.[8] Onların dostluğu, maalesef 2. Dünya Savaşı’nda Luts öldürülene kadar sürecek, ama Cesi, kendisine “kardeşim” diye hitabeden bu sarışın Alman’ın vasiyetini yerine getirmekten geri durmayacaktır…[9]
SORUNLAR BAŞLIYOR: CESİ’Yİ “IRKÇI” HİTLER KUTLAMADI DA ABD BAŞKANI “DEMOKRAT” RUZVELT NE YAPTI?..
                   Ne var ki bütün sorunlar da Cesi’nin bu üç büyük başarısının ardından çıkacaktır: Nazi iktidarının ünlü Propaganda Bakanı Gôbels, ABD Olimpiyat Komitesi Başkanıyla bir görüşme yapacak ve ABD Atletizm takımında bir şok yaşanacaktır: Almanya, ertesi gün yapılacak olan 4×100 gibi çok hızlı ve zorlu bir bayrak yarışında ABD takımındaki iki Yahudiyi istememektedir… Nazi yönetimi “pis Zenciler”e bile razıdır ama 4×100’ün hızlı koşucuları Marti ve Sem’i pistte görmek istemezler. Buradaki nirengi noktası, ABD Olimpiyat Komite Başkanı’nın Almanların bu isteğini kabul etmiş olması. Her iki oyuncunun yerine Cesi ile bir başka Karaderili olan Ralf Metkalf’ın koşması kararlaştırılmıştır bile. Başta Yahudi sporcular olmak üzere herkes bu şarta isyan eder, ama Komite Başkanı ile zorla ikna edilen antrenörler sporculara “size söyleneni yapın!” diyecek ve spor âleminde bu, bir emir kabul edilecektir… Ertesi gün 4×100’ü, ilk iki ayakta önce Cesi ve ardından Metkalf diğer takımlarla arayı zaten çok açtıkları için ABD takımı rahat bir şekilde kazanacaktır.
                   [1936 Olimpiyatlarına ikisi kadın 48 sporcuyla katılan Türkiye’nin bir altın, bir gümüş kazanarak, madalya alan 32 ülke arasında 19. sıraya yerleştiği yarışmalarda[10] daha sonra arkeoloji branşında ünlenecek olan Halet Çambel de eskrimci olarak yeralmıştır.[11]]                    Aslında Olimpiyatları Almanya kazandı: 89 madalya elde etti; ABD ise 56’da kaldı. Ama o günlerden bu yana hâlâ Hitler’in Karaderili sporcuları tebrik etmemesi gündemdedir. Oysa hem yazılı basında hem de tanıkların ifadesiyle saptanan durum şuydu: İlk gün gaza gelen Hitler, sadece Alman sporcuları tebrik etmiş, Dünya Olimpiyat Komitesi Başkanı olan Fransızdan, “ya herkesi tebrik edersin, ya da hiç kimseyi!” diye zılgıt yiyince, ne olur ne olmaz düşüncesiyle daha sonra hiç kimsenin elini sıkmamıştı.

Adolf Hitler, yarışmaları büyük bir merak, dikkat ve heyecanla izlemiştir. Film parçalarında bu durum net olarak görülür…

                   Dönüşte ABD’de büyük coşkuyla karşılanacak olan 4 altın madalyalı Cesi Ovıns ise gazetelere verdiği beyanatlarda, tribünde Hitler’in bulunduğu bölüme geldiğinde onun kendisine el salladığını, kendisinin de el sallayarak cevap verdiğini belirtmiştir. Ama daha da önemlisi, “beni hiçe sayan (görmezden gelen) Hitler değil ki; bizim Başkanımız Ruzvelt! Bir telgraf bile çekmedi” şeklindeki çok açık sözleridir.[12] Evet, ülkeye dönüşte Cesi kahramanlar gibi karşılanmıştır karşılanmasına da, ünlü Valdorf Astorya Otelinde kendi adına düzenlenen kutlama gecesine, otelin ön kapısından girememiştir. Personelin de taşındığı yük asansörüyle çıkmıştır kendi törenine… “Medeniyetin ve demokrasinin kalesi” olan ABD’de, Karaderililer için hayat budur: Onlar, değil zenginlerin at koşturduğu büyük otel lobilerine, beyazlara ait kasaba biracılarına bile girememektedirler… Yani, Faşist/Irkçı Almanya’da Luts’un arkadaşı olarak bir restorana gidebilmekte ama bunu kendi ülkesinde yapamamaktadır…

Cesi ve Luts, yarışmalar arasında stadda muhabbet ediyor. Cesi’ye yazdığı mektuptan anladığımıza göre Luts’un İngilizcesi çat-pat… (Maalesef, bu resim çekildikten 7 yıl sonra ölecektir).

DOLAYISIYLA, ŞİMDİ GELELİM AMERİKAN DEMOKRASİSİNE…
                   Hiçbir zaman oluşmasına izin verilmemiş olan demokrasisiyle ABD, Sovyetlere de dayanarak kendini kurtarmak üzere kurguladığı Nürnberg Mahkemesi öncesinde de, sonrasında da “insan hakları” açısından nasıl bir yerdedir?[13] Bir kısmını Cesi’nin ağzından dinleyelim: “. . . ülkeme döndüğümde karşılaştığım gerçek şu: hâlâ otobüslerin ön tarafında yolculuk yapamıyorum, arka tarafa gitmek zorundayım; istediğim yerde de yaşayamıyorum… Evet, Hitler’le tokalaşmak üzere davet edilmedim ama Beyaz Saray’da Başkanla el sıkışmak üzere de davet edilmedim…”[14]
Durumun vehametini anlatmak üzere bu bölümü seçtik. Çünkü yıl 1936’dır; ülke Amerika Birleşik Devletleri’dir ve henüz savaş çıkmamışken Atatürk de hayattadır; “arasız devrimler” sürdürülmekte yani Türkiye “tekâmül”ünü yaşamaktadır… Aynı süreçte ise ABD Başkanı Franklin Ruzvelt, Olimpiyatlar sonrasında ülkeye gelen ABD takımlarının Beyaz sporcularını Saraya davet etmiş ama Siyahları etmemiştir. Yani Hitler kadar bile akıllı (öngörülü) değildir; ama Hitler’den daha açık oynamaktadır. Örneklere bakalım:

  1. Ruzvelt yönetimi,—aynen Vatikan Papalığı gibi—Yahudilerin, Çingenelerin, komünistlerin, sosyal demokratların, ve onlardan yana olanların hapsedilip, kamplara toplanıp çalıştırıldığını, duruma göre imha edildiğini bilmektedir. Buna rağmen—aynen Vatikan Papalığı gibi—Almanya’ya yönelik ciddi hiçbir uyarıda, müdahalede veya günün moda tabiriyle “yaptırım”da bulunmamıştır… [Hatırlatma: İngilizcenin ana dil olmasına rağmen Amerika nüfusunun çoğunluğu Almandır. (Yani meselâ bugün itibariyle ABD’de 50 milyonu aşkın Alman kökenli yaşamaktadır).]
  2. Ruzvelt, Hugo Blek adındaki hukukçuyu Yüksek Mahkeme’ye atamıştı. Oysa bu adam kısa zaman öncesine kadar Ku-Kluks-Klan mensubuydu, Klan’la ilişkisini hiçbir zaman kesmemişti. Klan dediğimiz ise Karaderilileri zaman zaman katletmeyi, onların evlerini barklarını yakıp yıkarak çoluk çocuklarına işkence etmeyi sistemleştirmiş eski bir ırkçı kuruluştu…
  3. ABD devletlerinde bir suçlu yaratılıp neredeyse her 5 günde bir Karaderili linç edilmekteydi.[15] [1889 ile 1922 arasında 3436 kişinin linç edildiğini “Amerikanın Utancı” başlığıyla duyuran bir bildiriden öğreniyoruz.][16] Buna rağmen yönetimler bunun önüne geçecek yaptırımları olan kanunları çıkarmamakta ısrar etmektedirler. Nitekim Ruzvelt de oy kaygısıyla bu kanuna engel olmuştur; olmaktadır.

Omaha Devleti sınırları içindeki bir LİNÇ olayı: Zencilerin büyük 1919 İsyanı sonrasında Karaderili WILL BROWN öldürüldükten sonra yakılıyor; ABD’nin Beyaz vatandaşları sevinç içinde izliyor. Hatırlatırım: Bu insanların çocukları ve/veya torunları bugün hayattadır… (NOT: Resmin altındaki yanan insanı fotoğraftan çıkardım).
[Orijinali için bkz: <www.en.wikipedia.org/wiki/Omaha_race_riot_of_1919#/media/File:Omaha_courthouse_lynching.jpg> ve diğer başka örnekler için: <www.medium.com/k%C3%BChner-kommentar/dixie-editors-look-to-the-future-with-uneasiness-over-anti-lynching-bill-1922-7702b8c98351>]
  1. Bir çok ABD devletinde mevcut birbirinden küçük farklarla uygulanan yasalarına göre ülkede geçerli ırk ayırımı kanunları: (Kısa örneklerle ve günlük konuşma diliyle)…
  • Hiçbir beyaz ve siyah aynı salonda birbiriyle veya grup halinde bilardo ve benzeri oyunlar oynayamaz.
  • Beyaz veya Siyah her işveren, personeli için Beyaz ve Siyah olmak üzere tuvaletler yaptırmakla yükümlüdür.
  • Siyah-Beyaz birarada yemek yenen restoran yasaktır. Salon ya tavana kadar uzanacak sert bir perdeyle,—masalarla arasında en az 1.5 metre mesafe kalacak şekilde—iki bölüm haline getirilir ya da Siyah ve Beyaz girişleri için ayrı kapılar yaptırılır.
  • Hastanelerde hiçbir Beyaz hemşire, Siyahların bulunduğu tarafa girmeye zorlanamaz.
  • Bütün otobüs şirketleri Beyaz ve Siyah yolcular için ayrı bekleme salonu ile ayrı bilet gişesi sağlamak zorundadır. [Tren istasyonları da buna paraleldir. (CA).]
  • Beyazlar ve Siyahlar için ayrı okullar kurulacaktır.
  • Herhangi bir kişinin, çoğunluğu Beyazlardan oluşan bir apartmanda dairesini bir Siyaha kiralaması yasaktır. Aksi halde 10 gün hapisle veya 25 ilâ 100 dolarla cezalandırılır. [Daha önce Cesi’nin, “istediğim yerde yaşayamıyorum” dediği konu bu olsa gerek. (CA).]
  • Yatma ve yemek için Beyaz ve Siyah tutuklu ve mahkûmlara cezaevlerinde ayrı mekânlar tahsis edilecektir.
  • Kafkas ırkından (Beyaz) birisinin Zencilerle, Moğollarla, Malaylarla ve melezlerle evlenmesi yasaktır; eğer olursa, evlilik yok hükmünde sayılır…[17]

Aslında, kendisinin hiç umurunda olmasa da 1865’te Abraham Linkın zamanında kölelik kaldırılmıştı. Sıradışı bazı Beyaz ve Siyah insan daha sonraki süreçte birbiriyle evlendi.[18] Ne var ki hemen ardından, yani 5 yıl bile geçmeden bir ABD devletinde (eyaletinde) yapılan değişiklik, sâri bir hastalık gibi tüm ülkeye süratle yayılacak ve yukarıda saydığımız Siyah-Beyaz ayırımı Yüksek Mahkeme kararıyla 1896 itibariyle kanun olarak hayatın tüm alanlarına yansıyacaktır. Yani en başa dönülmüştür… Bu iş ne zamana kadar sürdü derseniz, hemen cevap veririm: Her nekadar resmî kayıtlar 1965 dese de inanmayın; gerçek uygulama ancak Martin Luter King’in öldürülmesiyle, yani 1968 yılı itibariyle mümkün olacaktır. 1968 yılı ise, Linkın’ın ölümünde sonraki 103. yıl demektir…
Herhalde şimdi hep birlikte anlıyoruz ki Hitler yönetimleri ne kadar ırkçı ve/veya faşist ise, Ruzvelt, yardımcıları, danışmanları ve hatta Parlamentoları da o kadar ırkçı ve/veya faşisttir…[19]
Önümüzdeki sayıda Batı Dünyası’nın nasıl bu hale geldiğine bakacağız.
[1] Bütün yabancı isimler, yeri geldiğinde Türkçe okunduğu gibi yazılmıştır.
[2] Bizim bazı aymazların hayallerini süsleyen Amerika Birleşik Devletleri (ABD), birçok devletten oluşan bir federal yapılanmadır. Bütün devletler, ancak 19. yüzyıl sonlarında birleşmeyi becerdi. İşte biz o birleşen devletlerin her birine “eyalet” diyoruz…
[3] Bu vesileyle, son dönem Türkiyesi’ne yerleştirilen “Büyükşehir” veya “Bütünşehir” sisteminin kökünü de ABD’de buluyoruz. Olayı şöyle canlandırabiliriz: Eğer Balıkesir’i bir eyalet olarak kabul edersek, ünlü Owens, “Ayvalık Kontluğu”nun Altınova mahallesinde doğmuş gibi oluyor… [Kontluk (İng. County), aristokrasi İngiltere’sinden gelerek ABD’ye de yerleşmiş olan—bizdeki ilçe sistemine benzetilebilecek—bir idarî birim.]
[4] <www.en.wikipedia.org/wiki/Larry_Snyder_(athlete)>.
[5] Bu da gösteriyor ki, ABD’nin yoksul zencileri artık spor branşlarına akmaktadır…
[6] <www.biogra.0catch.com/mayer.htm>. [Durumu hâlâ tartışmalı bir sporcudur.]
[7] Leni’nin Hitler’le olan ilişkisi de bugün hâlâ araştırma konusudur. Fevkalâde yetenekli olan bu kadın yönetmenin Hitler’in en yakın çevresinden olduğu kesinleşmiştir. Yine de savaş sonrasında tutuklanmasına rağmen, “sadece Hitler sempatizanı” gibi bir gerekçeyle özgür kalmış, herhangi bir Soykırım suçuna iştirak etmediği kabul edilmiştir.
[8] Bkz: <www.silvermedals.net/entries/carl-ludwig-luz-long-won-silver-medal-long-jump-1936-berlin-olympics>. (Lütfen, sitede yeralan kısa filmi izleyiniz).
[9] Ancak ölümünden bir yıl sonra eline geçen mektubunda, “Öleceğimi hissediyorum. Mutlaka oğlum Karl’la tanış ve savaş bizi ayırmadan önce dünyanın nasıl bir yer olduğunu ona anlat!” diye yazmış ve Cesi hem Almanya giderek Karl’la tanışmış, hem de daha sonraki düğün töreninde onun sağdıçlığını yapmıştır.
[10] Bkz: <www.en.wikipedia.org/wiki/1936_Summer_Olympics_medal_table >.
[11] Bkz: <www.en.wikipedia.org/wiki/Turkey_at_the_1936_Summer_Olympics> ile <www.en.wikipedia.org/wiki/Halet_%C3%87ambel>
[12] Bkz: <www.en.wikipedia.org/wiki/Criticism_of_Franklin_D._Roosevelt>.
[13] Kitlelerin cehaleti değerlendirilerek, seçimlerin manipülasyonu olanağını da elde tutmak üzere çok eskiden beri uygulanan iki dereceli seçim sistemi, özellikle ABD’de seçmenin tercihlerini temsil etmez; sürekli tartışmalıdır. Zaten bizim “iki dereceli” dediğimiz seçim sistemi, tüm Batı dillerinde “dolaylı” kelimesiyle ifade edilir.
[14] <www.espn.com/sportscentury/features/00016393.html>
[15] İzlediğimiz kovboy filmlerinde vaktiyle çok güldüğümüz “Şerif, çok uzatma, adamı önce asalım, sonra yargılarız” şeklindeki ifade maalesef doğrudur. Gülmek değil ağlamak lâzımdır.
[16] Bkz: <www.upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/c/c1/Mp210.jpg>.
[17] Bkz: < www.nps.gov/malu/learn/education/jim_crow_laws.htm> ile <ferris.edu/HTMLS/news/jimcrow/pdfs-docs/origins/jimcrowlaws.pdf>.
[18] Meselâ, günümüzde kutlanan 1 Mayısların nedeni olan 1886 yılında Şikago’daki Heymarket Alanında yapılan işçi mitingini örgütleyen sendikacılardan ALBERT PARSINS (Beyaz) ile evlenen (Siyah) LUSİ’yi görüyoruz. [Parsıns daha sonra asılacak; Lusi, 1942’deki ölümüne kadar mücadelesini sürdürecektir.]
[19] İşte bu nedenle Cesi Ovıns, “1970’lerde Karaderili bir militan olmamak, ya körlüktendir ya da korkaklıktan” demişti…